Modernleşme ve sanayileşme süreciyle birlikte insanoğlu, bir parçası olduğu doğal çevreden hızla kopmuş; doğanın ahenginden ve estetik ölçülerinden uzaklaşmıştır. Günümüz kent yaşamının gereksinimleri, yerleşmeleri estetik yoksunlukla karşı karşıya getirmiştir. Özellikle kent hayatının yoğunluğu içerisinde benimsenen pragmatik tutum, mekânda katı bir işlevselliğe yol açmıştır. Öte yandan küreselleşmenin bir sonucu olarak tip mimarlık ve piyasa odaklı yapılaşma süreçleri, kentleri özgün coğrafi dokusundan soyutlayarak mekânsal bir aynılaşmaya mahkûm etmiştir. Bu durum, mekânı çekici ve anlamlı kılan doğal ve tarihi farklılıkları ortadan kaldırarak kentlerin hızla sıradanlaşmasına yol açmıştır. Çağımızın imar anlayışı, coğrafi dokuyu gözeten tasarımlardan uzaklaşarak, estetik olgusunu neredeyse tarihi kent dokularına ve siluetlerine sıkışmış bir nostalji konusuna dönüştürmüştür. 21. yüzyılda kentlere damgasını vuran gökdelenler ve alışveriş merkezleri, estetik bir değer ya da özgün bir görünüm sergilemekten ziyade, tüketim odaklı yaşam biçiminin anıtsal simgeleri olarak yükselmektedir. Kalıcı bir medeniyet mirası üretme kaygısından uzak olan bu yapılar, mimari ölçüleri ve çevresel uyumu yok saymaktadır. Oysa geleneksel mimarimizin en nitelikli eserlerinden biri olan Süleymaniye Külliyesi, üzerinde yer aldığı tepeyle bütünleşerek mekâna gösterilen saygının anıtlaşmış bir nişanesini oluşturur. Aynı estetik hassasiyetiyle İstanbul Boğazı’na zarafetle eklemlenen yalılar ve kıyıda incecik bir beyaz desen gibi uzanan Dolmabahçe Sarayı, modern insana yitirilen mimari ahengi hatırlatmaktadır.
İçeriğe ait içindekiler bölümünün aktarımı devam etmektedir.
Bu kitap aşağıdaki Dijital Hak Yönetimi (DRM) Koşullarıyla belirlenen süre için kullanılabilmektedir: